Mezopotamya, Araplar tarafınca “siyah” anlamına gelen “Sevâd”, Sâsânîler ise ülkenin kalbi anlamına gelen Dîl-i İranşehr olarak isimlendirilmiştir. Zamanı kaynakların bazılarına bakılırsa burası Hz. Nuh’un tufandan sonrasında yerleştiği ve insan neslinin çoğaldığı bölgedir.

Medeniyetin beşiği sayılan ve çoğunluğu sulanabilen alüvyonlu topraklarla kaplı Mezopotamya’nın sınırlarını Fırat ve Dicle nehirleri belirleme etmektedir.

Şimal’de bugün Irak şehri olan Tikrit’ten, güneyde Basra körfezine, doğuda Hulvan şehrinden başlayarak batıda Kadisiye’ye kadar uzanmaktadır. Fırat ve Dicle nehirlerinin taşması sonucu oluşan bu verimli topraklar insanlık tarihinin başlangıcından itibaren oldukça mühim medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. Arkeolojik kazılarda ortaya çıkan zamanı bulgular bölgedeki hareketliliğin M.Ö. 6000 yılına kadar uzandığına tanıklık etmektedir. Sümerler, Akadlar, Babilliler, Asurlular bölgenin en eski sakinleri olarak kabul edilir. Hz. Ömer döneminde fethedilen bu topraklar İslam kültürünün şekillenmesinde de mühim hisse sahibi olmuştur. Kültürel etkileşimin zamanı temellerini iyi çözümleme edebilmek için bu topraklar üstünde kurulan mühim medeniyetleri özetlemek gerekirse da olsa tanımak gerekecektir. 

Sümerler ve Akadlar

Sümerler yazıyı ve tekerleği buluş etmeleri, ziraat sektöründe devrim niteliğindeki yenilikleri ile şöhret kazanmışlardır. M.Ö. 3500 yıllarında Mezopotamya’da ortaya çıkan bu kadim uygarlık ziraat sektörüne bağlı bir gelişim göstermiştir. Bölgenin ilk yerli halkı olarak tanınmaktadırlar. Bakır madenini ilk keşfeden ve sanayide ilk kez kullanarak insanlığın hizmetine sunanlar da Sümerler’dir. Deri işlemeciliği, demircilik, taş oymacılığı benzer biçimde zanaat dallarında çığır açmışlardır. Ziraat ve endüstri toplumu olmanın mecburi bir sonucu olarak Sümerler yerleşik yaşamı benimsemiş ve etrafı muhkem surlarla çevrili sayıları otuzu aşkın kent kurmuşlardır. Larsa, Ur, Uruk, Kiş Umma bunların en meşhurlarındandır. Ek olarak, Sümerce adı Kadingirra olan Babil’in ilk sakinlerinin de Sümerler olduğu bilinmektedir.
Kent devletlerine ayrılan Sümerler krallar tarafınca yönetilmekte olup ara sıra şehirlerin yönetimsel yapılanmaları tekelde toplanmaktaydı. Cemiyet din adamları, askerler, halk ve köleler olmak suretiyle dört gruba ayrılmaktaydı. Toplumun aristokrat sınıfını daha ziyade din adamları oluşturmaktaydı. Şehrin baş rahibi hem de yönetici konumundaydı.
Fazlaca tanrılı bir inanca haiz olan Sümerler kerpiçten meydana getirilen Ziggurat adıyla malum tapınaklarda yakarma etmekteydi. Yedi kattan oluşan mabetler; depo, okul ve gözlemevi olarak kullanılmaktaydı. Tanrıları insan şeklinde olup ölümsüz olduğuna inanılırdı. Anu, Enlil, Enki, Nimnah, Ecem, İnanna tanrılarına verdikleri adlardan bazılarıdır.
Kent devletleri arasındaki siyasal çekişmeler devletin zayıflamasına niçin olmuş, ilkin Elamlılar ve ondan sonra Sami tarihinin ilk büyük adı olan Akad imparatorluğunun kurucusu Sargon tarafınca sürdürülen saldırılar sonucu yıkılmıştır.

Sümerler’in hâkimiyetinde olan Kiş şehri kralının muhasebecisi olan Sargon darbe sonucu iktidarı eline geçirmiş ve onun soyundan gelen hanedanlar ortalama bir yüzyıl süresince şehirleri birleştirerek ele geçirdiği bu topraklarda varlığını sürdürmüştür. Kent devletinden merkezi devlet anlayışına geçen Akadlar 200 yıl iktidarlarını devam ettirmişlerdir. Mezopotamya’nın tamamına egemen olan ilk devlet olma unvanına sahiptirler. Sümer kültürünü, kendi kültürleriyle harmanlayan Akadlar, büyük bir medeniyetin oluşmasında mühim rol oynamışlardır. Akadlılar, Sargon’dan sonrasında en ihtişamlı sürecini torunu Naram-Sin döneminde yaşamıştır. o dönemde Akadca tüm Mezopotamya’da kullanılan ortak dil hâline gelmiştir.
Akadlar içinde gök tanrı inancının yaygın olduğu anlaşılmaktadır. Güneş, Ay, Venüs en fazla tapılan tanrılar arasındaydı. Meşhur kral Naram-Sin, kendisini tanrı duyuru eden ilk kral olmakla kalmamış dünya krallığına soyunmuştur. Bu kuvvetli kralın ölümü sonrası Akadlar zayıflamış ve “dağ can alıcıları” olarak isimlendirilen Gutiler tarafınca yıkılmıştır.

Babil Krallığı (Amurrular-Keldaniler)

Krallık adını Akadca Tanrının Kapısı anlamına gelen Babil şehrinden almaktadır. Dünyanın yedi harikasından önde gelen asma bahçelerine ev sahipliği meydana getiren ve kulesi ile meşhur Babil şehri Tevrat’a bakılırsa (Tekvin 10/10) Nemrud’un krallık yapmış olduğu dört mühim şehirden biridir. Hz. İbrahim de Peygamber olarak bu coğrafyaya gönderilmiştir. Hz. İbrahim Nemrud’a karşı sürdürdüğü mücadeleden sonrasında inananlarla beraber ilkin Harran’a oradan Kenan İli’ne geçmiştir. Babil krallığı Sümer ve Akad topraklarını içine alan büyük bir imparatorluktur. Babilliler, M.Ö. 4000 yılından itibaren bölgedeki kültürlerin tüm izlerini taşımaktadır. Akadca yazılan ve 282 maddeden oluşan kanunları ile tanınan Hammurabi, devletin en kudretli hükümdarıdır. Mezopotamya’da tekrardan siyasal birliği kuran Hammurabi eski töreleri bir araya toplayıp tekrardan düzenlemiş ve ilk kanun yapıcı olarak ün salmıştır. Onun ölümü ile birlikte eski Babil krallığı zayıflamış ve 1595’te Hititler’in saldırısı sonucu yıkılmıştır.
Uzun süre Asur egemenliği altında kalan Babil’liler başkent valisi Nabupolassar’ın öncülüğünde M.Ö. 612 senesinde Yeni Babil Krallığını (KaldelilerKeldaniler) kurdular. Devlet Nabupolassar’ın oğlu Buhtunnasr (Nabukadnezar) döneminde en parlak sürecini yaşamıştır. Suriye, Filistin/Kudüs M.Ö.587 senesinde egemenlik altına alınmış ve Mısır ordusu yenik edilmiştir. Devlet Persler tarafınca M.Ö. 338 senesinde ortadan kaldırılmıştır. Bundan sonraki süreçte Mezopotamya Krallıkları sonlanmış olan, bölgeye sırasıyla Persler, Helenler ve Romalılar egemen olmuştur.
Döneme ilişkin mühim bilgiler:  Yahudiler Yeni Babil devleti döneminde sürgün edilmiştir.  Hammurabi kanunları ilk yazılı anayasa niteliğindedir.  Babil şehri, imparatorluğun dünya harikası asma bahçeleri ile tarihe damgasını vurmuş başkentidir.  Dini devlet yapılanmasından seküler bir devlet yapısına geçiş sağlanmıştır.
Asurlar
Asurlular, Şimal Irak bölgesinde Aşur yada Asur şehri çevresinde yaşayan Sami ırka mensup bir topluluktur. Ticari alandaki başarıları yardımıyla topraklarını genişletmeyi başarmışlardır. Hem de savaşçı özelliğe haiz olan Asurlular, M.Ö. 1200 senesinde Mezopotamya, Suriye, Filistin ve Mısır’ı hâkimiyetleri altına 

almışlardır. Başkentleri Ninova’dır. İlkçağda Ortadoğunun en geniş sınırlara haiz imparatorluğunu kurmuşlardır. Anadolu’ya yazıyı taşıyanlar da Asurlular’dır. Aşırı lüks düşkünlüğü ve savaşlar devletin zayıflamasına yol açmış ve M.Ö. 1208’den itibaren gerileme dönemine girmişlerdir. İmparatorluğun ikinci kurucusu kabul edilen III. Tiglat Pileser (M.Ö. 745-727) birliği elde etmiş ve Yeni Asur Krallığı’nın temellerini atmıştır. Asurlular Kur’an’da adı geçen Semud, Medyen ve Sebe kavimleri başta olmak suretiyle Arap toplulukları üstüne dokuza yakın sefer düzenlemişlerdir. Sanatta büyük bir gelişme elde eden Asurlular M.Ö. 612-609 yılları aralığında bölgeye Keldaniler ve Medler tarafınca düzenlenen saldırılar sonucunda yıkılmıştır. Öteki halklar içinde eriyip gittikleri ifade edilmekle beraber bugün Süryani toplulukların Asurluların soyundan geldikleri de iddia edilmektedir.
İbraniler (İsrailoğulları)
İsrailoğulları, Sümerler ve Akadlar’ın son dönemlerinde tarih sahnesine çıkmışlardır. Sami kökenli bu topluluk ile alakalı bilgiler daha ziyade mukaddes kitaplara dayanmaktadır. İsrailoğullarının atası olarak kabul edilen İbrahim Ur şehrinde doğan ondan sonra Harran’a sonrasında da Kenan diyarına şu demek oluyor ki, Beyt-i Makdis’in bulunmuş olduğu bölgeye yerleşmiştir. Burada da kuraklık baş göstermesi sebebiyle verimli arazilerden oluşan Nil deltasına göçmüştür. İsrailoğulları Kenan iline yerleşene kadar İbranî olarak bilinmektedir. İbrahim’in 12 oğlu ve onların soylarından gelenler ise İsrailoğulları olarak adlandırılmaktadır. Mısır’a köle olarak satılan ve sarayda üst kademelere yükselen Yusuf, akrabalarını da yanına alarak M.Ö. 1700’lü yıllarda Mısır’a yerleşmiştir.
Firavunlar ailesinin iş başına gelmesi ile İsrailoğullarının buradaki düzeni bozulmuş ve ağır inşaat işlerinde çalıştırılmaya başlanmıştır. İşçileri elinden kaçırmak istemeyen Firavun II. Ramses’in tüm çabalarına karşın Hz. Musa’nın önderliğinde İsrailoğulları Mısır’dan çıkmayı başarmışlardır. Bir süre sonrasında Musa’nın yol göstericiliğini kabul etmeyip sapkınlık içine düşmüşler ve kırk yıl Sina çölünde kalmışlardır. Peygamber olduğuna inanılan Yeşû yada Yuşâ öncülüğünde toparlanan İsraoğulları Kur’an’da Talut öteki kaynaklarda ise Saul olarak malum şahsın krallığına kadar birlik ve beraberlik içinde olamamışlardır. Talut’un başarılarına karşın aslolan birlik Hz. Davud döneminde sağlanmıştır. M.Ö. 1400 senesinde Sion olarak malum Kudüs’ü ele geçirdikten sonrasında merkezi burası olan büyük bir krallık kurulmuştur. Kırk senelik iktidar sonrası yerine oğlu Süleyman geçmiştir. Babası benzer biçimde Peygamber olan Hz. Süleyman döneminde İsrailoğulları altın çağını yaşamış ve Süleyman Mabedi olarak malum Beyt-i Makdis inşa edilmiştir. Böylelikle Kudüs Yahudilerin dini merkezi olmuştur. Hz. Süleyman sonrası birliği bozulan devlet şimal ve cenup olmak suretiyle iki kısma ayrılmış ve M.Ö. 722 senesinde Asurlar tarafınca yıkılmıştır. M.Ö. 587 senesinde ise Babil kralı Buhtunnasr tarafınca Şimal Yahuda krallığı ortadan kaldırılmış ve daha ilkin ifade edilmiş olduğu benzer biçimde Yahudiler Babil’e sürülmüştür. Pers Hükümdarının Babil Krallığını ortadan kaldırması sonrası İsrailoğullarından bir kısmı Kudüs’e dönmüş ve mukaddes tapınak başta olmak suretiyle şehri tekrardan inşa etmişlerdir. Pers hâkimiyeti Büyük İskender’in bölgeyi ele geçirmesine kadar devam etmiştir. Bölge, Müslümanların kurtarılışı öncesi sırasıyla Helenler ve Romalılar tarafınca ele geçirilmiştir.  

İran
İran geçmişine ilişkin bilgiler M.Ö. IX. asra kadar dayanmaktadır. Urmiye gölünün batısında oturan Persler bölgeye Avrupa’dan gelen Medler’le ittifak kurarak Mezopotamya uygarlıklarının sonunu hazırlamışlardır. Medlerin hâkimiyetine son veren Ahameniler M.Ö. 525’te Mısır’a kadar uzanan büyük bir bölgeyi ele geçirdi. Suriye ve Mısır’a egemen olduktan sonrasında İran’a yönelen Büyük İskender Ahameni İmparatorluğu’nu sonlandırdı. Büyük İskender, İran’ı valisi Selevkos’a bıraktıktan sonrasında bölgeden çekilmiştir. M.Ö. 141 senesinde Partlar Seleuko Krallığını ortadan kaldırarak imparatorluk hâline gelmiştir. M.Ö. 53 yılından itibaren Romalılar’la sürdürdükleri savaşlarda zayıflayan Partlar M.S. 224 senesinde yıkılmıştır. Ateşgede muhafızı olan Sâsân isminde kişi M.S. 226 senesinde Sâsânî İmparatorluğu’nu kurmuştur. Bizans imparatoru Konstantinos ve Sâsânîler’e komşu olan Ermeniler Hıristiyanlığı kabul edince, Sâsânî topraklarındaki Hıristiyanlar bu ülkelerle ittifak içine girmişlerdir. Bu sıkıntılı süreci aşmak için ek vergiler konmuş, dini alanda reformlar yapılmıştır. Her şeye karşın bir türlü başarı elde edilemeyince I. Hüsrev (Enûşirvan), ‘Şehinşah’ unvanıyla yönetime el koyarak Sâsânî Devleti’ne en parlak sürecini yaşatmıştır. Hz. Peygamber’in doğum geçmişine karşılık eden yıllarda Arabistan’ın Cenup bölgesini şu demek oluyor ki Yemen’i Sâsânî topraklarına katmıştır. Yönetimi ele alan oğlu IV. Hürmüz döneminde Bizans ile şiddetli savaşlar yaşandı. Gözlerine mil çekilerek öldürülen Hürmüz’ün yerine oğlu II. Hüsrev tahta geçti. Başlangıçta Bizans’a karşı üstün başarılar elde etse de Bizans İmparatoru Herakleios’un ordularına yenik oldu ve bir ayaklanmada öldürüldü. II. Hüsrev Hz. Peygamber’in elçi göndererek kendisini İslam’a davet etmiş olduğu Sâsânî kralıdır. Sâsânî imparatorluğu Müslüman ordularınca son Sâsânî hükümdarı III. Yezdücerd’in 651 senesinde öldürülmesi ile son bulmuştur.
Eski İran topraklarında adını kurucusundan alan Zerdüştîlik ya da Mecusîlik dini yaygındı. En büyük tanrı kabul edilen Ahura Mazda’ya nispetle Zerdüştîliğe Mazdeizim adı da verilmiştir. İyilik-kötülük, karanlık-aydınlık ikilemi üstüne kurgulanan bu dinî inanışa bakılırsa ateş saflığı ve temizliği sembolize etmektedir. İbadet mahallerine, merkezinde ateş yakıldığı için ateşgede denmiştir. İnanışa bakılırsa öldükten sonrasında ruh bedenden ayrılmış olduğu için kirli sayıldığından yırtıcı hayvanlara terk edilmekte, geriye kalan kemikler ise yakılmaktaydı. I. Şapur döneminde devletin resmi dini hâline gelen ve kurucusu Engel’den (216-276) adını alan öteki bir din ise Maniheizimdir. Sabiiliğin tesiri ile ortaya çıkan bu inanç biçiminin yaygınlık kazanması Mecusi din adamlarını rahatsız etmiş ve baskılar sonucu Engel, Kral I. Behram tarafınca işkence ile öldürülmüştür. İran’da M. V. asırda bir başka dinî hareket daha ortaya çıkmıştır. Bu günkü anlamda komünist sistemin temelini de oluşturduğu iddia edilen ve Mazdekiyye olarak isimlendirilen inanç biçimi mülkte ve hanımda eşitlik temeline dayanmaktaydı. Bu anlayış, çatışmaların temeli olan kıskançlığı ortadan kaldırmıştır. Mazdek dinine en fazla karşı çıkanlar aristokratlar olmuştur. Enuşirvan bozulan ekonomik ve toplumsal yapıyı düzene sokmak için Mazdek dinini yasaklamış taraftarlarını ağır işkencelere maruz bırakmıştır. Eski İran topraklarında izah etmiş olduğumuz dinler yanında Hıristiyanlık ve Yahudilik benzer biçimde semavi din mensuplarının varlığı da bilinmektedir.
Çin
Çin, zamanı oldukça eskilere dayanan köklü bir medeniyete haizdir. İslam’ın ilk ortaya çıkmış olduğu Arap yarımadasına uzak bir mesafede oluşu sebebiyle İran ve Bizans zamanı kadar Müslümanların dikkatini çekmemiş görünse de, aslen minimum ilk fetihlerin gerçekleştiği komşu medeniyetler kadar İslam toplumu üstünde etkinliğinin olduğu söylenebilir. Çin zamanı Konfüçyüs (M.Ö. 551-479) ile özdeşleşmiş ve onunla beraber Çin, altın çağını yaşamıştır. Konfüçyanizm, daha sonraki dönemlerde Çin medeniyetinin temel dinamiklerini oluşturmuştur. Bu günkü isimle anılan Çin hanedanlığı Konfüçyüs sonrası kurulmuştur. Baskıcı bir yönetim şekli benimseyen halkı ağır işlerde çalışmaya zorlayan bu yönetim anlayışı kısa sürmüş ve yıkılarak yerine Han hanedanlığı kurulmuştur. Han hanedanlığının yıkılması ile beraber dört yüzyıl devam edecek parçalanma süreci adım atmıştır. İslam’ın ilk ortaya çıkmış olduğu dönemlerde Çin’i Sui hanedanlığı yönetmekteydi. Ondan sonra kurulan Tang hanedanlığı ise Konfüçyanizm’i tekrardan canlandırmıştır. Tangler döneminde İslam dini Asya’ya doğru yayılmaya adım atmıştır.
Hz. Peygamber’in “İlim Çin’de de olsa gidip onu arayınız” şeklindeki ifadesinin aslen uzaklık ile ilim arasındaki mesafeyi ortadan kaldırmaya matuf söylenmediği, Çin kültür ve uygarlığı incelendiğinde daha iyi anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber’in Uman bölgesine yapmış olduğu ziyarette Çinliler’le karşılaşması sebebiyle, onların kültür ve sanat alanında ne denli ileri olduklarına vakıf olması kuvvetle muhtemeldir. Çinliler’in matematik, astronomi, müzik, fizik, kimya, coğrafya benzer biçimde, bilim dallarında oldukça ileri bir seviyede olmaları, bunun en açık göstergesidir. Ortaçağ İslam dünyasının altın çağını yaşamasında mühim bir unsur olan kağıdın yaygın kullanımı ise gene Çinliler kanalıyla olmuştur.
Çin’de bir inanç birlikteliğinden bahsetme imkânı yoktur. M.S. tüccarlar kanalıyla Çin’e Budizm ulaşmış ve oldukça sayıda yandaş bulmuştur. Bir süre sonrasında Budizm’e karşı Taoculuk yaygınlaşmış sadece Sui hanedanlığı ile beraber tekrardan Konfüçyüsçülük kabul görmeye adım atmıştır.  

Hindistan
Hindistan Farsça Hind ülkesi anlamına gelmektedir. Hindu kelimesi ise eski Sanskritçedeki dere anlamına gelen ‘Sindhu’dan alınma bir kelimedir Bundan dolayı Arapça kaynaklarda bölge, çoğunlukla Sind olarak adlandırılmaktadır. Cenup kısmında Hint okyanusu, batısında Umman denizi, doğusunda Bengal körfezi ile çevrili büyük bir üçgeni çağrıştıran yarımada şeklindeki Hindistan köklü bir tarih ve kültüre haizdir. Zamanı süresince parçalanmış görüntü arz eden, yer üstü ve yer altı zenginlikleri ile öteki kıtaların albeni merkezi olan eski Hindistan bu gün Hindistan, Pakistan, Bengladeş, Myanmar ve Sri Lanka içinde paylaşılmış olan genişçe bir toprak parçasına haizdir.
Taş devrinden sonrasında bölgede insan topluluklarının varlığı bilinmekle birlikte ilk uygarlık belirtilerinin M.Ö. 5000-1700 yılları aralığında İndus uygarlığı ile ortaya çıkmış olduğu anlaşılmaktadır. Harappa uygarlığı olarak da malum bu kadim topluluğun buluş etmiş olduğu yazı bugün dahi çözülememiştir. Görkemli bir şehircilik örneği de ortaya koyan bu uygarlık Ariler tarafınca M.Ö. 1500 senesinde ortadan kaldırılmıştır. İranlılar’la akraba olan Ariler Hindistan’da M.Ö.1500-1000 yılları aralığında Ganj medeniyetini oluşturmuşlardır. Hindular’a ilişkin mukaddes metinler ve kast sistemi bu zamanda ortaya çıkmıştır. Aslına bakarsan değişik etnik yapılanmalara haiz olan Hint halkı kast sisteminin mecburi bir sonucu olarak; din adamları (Brahmanlar), aristokratlar (Kşatriyalar), çifçiler, sanatkârlar, tüccarlar (Vaisyalar), İşçiler (Sudralar) olmak suretiyle dört ayrı sınıfa ayrılmıştır. Bu sınıfsal fark Ganj uygarlığının sonunu hazırlamış, M.Ö. VI. yüzyılda Magadhalar bölgede kontrolü elde etmiştir. M.Ö. 518 senesinde Persler bölgeyi salgın etmişler ve Büyük İskender’in bölgeyi zaptına kadar hâkimiyetlerini sürdürmüşlerdir. Büyük İskender ve takip edenleri ile beraber kurulan koloniler yardımıyla Greko-Hint uygarlığı olmuş ve böylelikle İslam kültürünü de etkileyecek olan Helenizm akımı adım atmıştır. İskender’in bölgeye intikali ile Magadha krallığı yıkılmış ve M.Ö. 185 yılına kadar varlığını devam ettiren Maurya imparatorluğu kurulmuştur. Bu imparatorluğun yıkılması sonrasında birçok minik devletçikler ortaya çıkmıştır. M.S. 330 senesinde kurulup 540 senesinde yıkılan Gupta imparatorluğu döneminde Hint uygarlığı en yüksek seviyesine ulaşmıştır. Akhunların saldırısı ile yıkılan Guptalar sonrası yeniden siyasal istikrarsızlık baş göstermiş, bağımsız devletler dünyaya gelmiştir. İslamiyetin ortaya çıkmış olduğu ve yayılmış olduğu dönemlerde (606-647) Kral Harşa bölgede tekrardan birliği elde etmiştir. Bu dönem hem de Hinduizm’in başlangıcı sayılmıştır. Kral Harşa sonrasında birçok bölgesel krallıklar kurulmuş, X. yüzyıldan sonrasında ise bölge Türkler’in ve Afganlılar’ın saldırılarına maruz kalmıştır. İslamiyet bölgeye 710-711 yıllarında Emevi devletinin Sind bölgesi komutanlarından Muhammed b. Kasım’ın gerçekleştirdiği fetihlerle ulaşmıştır.
Ariler döneminde dini inanış olarak kast sistemini önceleyen Brahmanizm, bir başka ismiyle Vedizm ortaya çıkmıştı. M.Ö. IV. yüzyılda Brahmanizm’e karşı Budizm ağırlığını hissettirmeye başlamış Brahmanizm daha ziyade kırsal bölgelere çekilmiştir. M.Ö. 600-850 yılları aralığında ise Brahmanizm’in değiştirilmiş şekli olan Hinduizm resmi din olarak kabul edilmiştir. Jainizm ve Sihizm de Hindistan kökenli dinlerdir. Gene öteki medeniyetlerde olduğu benzer biçimde Zerdüştlük, Yahudilik, Hıristiyanlık benzer biçimde bölgeye intikal eden öteki dinlere mensup tebaa ile de karşılaşmak mümkündür. Bölgenin en yaygın dini olan Hinduizm hiçbir ayrıma gitmeden çeşitli yakarma ve inanç sistemlerini de bünyesinde topladığından yaygın bir kabul görmüştür.
Türkistan/Orta Asya
Türkler’in eski tarihlerine ilişkin bilgilere Çin vakayinamelerinden (kronolojik cetvel) ve arkeolojik kazılardan ulaşılmaktadır. Zamanı geçmişlerinin M.Ö. 9000 yılına kadar ulaşmış olduğu bilinmekle birlikte bazı tarihçilere bakılırsa Türk tarihinin başlangıcı ilk kez aslı Türük olan Türk isminin kullanıldığı M.S. 545 yılına dayandırılmaktadır. Bazı topluluklar Türklerin yaşadıkları bölgeleri Turan olarak da isimlendirmişlerdir. Türkler, Tanrı Dağları ile Altay Dağları içinde kalan Orta Asya diye tanınan bölgede yaşamaktaydı. Hayvancılıkla uğraşan göçebe bir topluluk olan Türkler, haiz oldukları atlı birliklerle komşuları Çin üstüne akınlar düzenlemişler ve bu bölgede hâkimiyet kurmuşlardır.
Türklerin ilk kurmuş oldukları devlet Hun İmparatorluğudur (M.Ö. 220). Bugünkü Moğolistan bölgesine egemen olan Hunlar, yaptıkları saldırılarla Çinlileri, Çin Seddi olarak ün meydana getiren muhkem surları hayata geçirmeye zorunlu bırakmıştır. İlk Hun hükümdarı Türk birliğini gerçekleştiren Teoman Yabgu’dur. Oğlu Metehan döneminde ise Hunlar en parlak sürecini yaşamış, imparatorluğun sınırları Japon Denizi’nden Hazar Denizi’ne kadar uzanmıştır. Mete Han’dan sonrasında gerilemeye başlamış olan devlet ilkin ikiye ayrılmış ve M.S. II. yüzyılda yıkılmıştır. Devletin parçalanması ve yaşam koşullarının zorlaşması sebebiyle, tarihte “Kavimler Göçü” olarak malum büyük göç Avrupa içlerine kadar uzanmıştır. Batı Roma imparatorluğu Hunlarla anlaşmak zorunda kalmıştır. Doğuda ise Anadolu içlerine kadar ilerleme elde etmiş ve Bizans İmparatorluğu, Türklere vergi öder duruma gelmiştir. Hunluları Orta Asya’da yenik eden Tabgaçlar kendi kültürlerini koruyamayıp Çinlilerin içinde eriyip gitmişlerdir. M.S. 552-745 yılları aralığında varlığını sürdüren, Türk ismiyle anılan ve bir süre sonrasında doğu ve batı olmak suretiyle iki kısma ayrılan Göktürkler döneminde İslam dini bireysel olarak Türkler içinde yayılmaya adım atmıştır. Göktürk devletinin yıkılması sonucu Uygurlar ve Karluklar bölgeye egemen olmuşlar ve organik olarak da bölgede fetih gerçekleştiren Müslüman Araplarla karşı karşıya gelmişlerdir. 751 senesinde Araplarla ittifak kurarak Çinlilere karşı düzenlenen muharebede Çinliler yenik edilmiş, bu da Türkler’in İslamlaşma sürecini hızlandırmıştır.
Türkler’in din olarak tek tanrılı ya da oldukça tanrılı bir dine haiz olduklarına dair değişik görüşler mevcuttur. Türkler yaşam koşulları gereği kolay bir dini inanışa sahipti. Dolayısıyla yerleşik yaşamı benimseyen toplumlara bakılırsa süratli din değiştirmişlerdir. Birçok tarih kaynağında Türkler’in Şaman oldukları anlatılır. Türkler, Şaman yerine “tabiatüstü varlıklarla irtibata geçen insan” anlamında Kam ifadesini de kullanmaktadırlar.
Türkler “Tengri” denen bir yaratıcıya inanıyorlardı. Her şeyi o yaratmış olup göğün dokuzuncu katında oturmaktaydı. Doğa kuvvetlerinin ruhu olduklarına inanır, gökyüzüne ve güneşe saygı duyarlardı. Göktürkler zamanında Teoculuk ve Budizm yayılma eğilimi göstermiştir. Uygurlar, Engel dinini kabul etmiş, bir kısmı ise Budist olmuşlardır. Avrupa’ya göçen Türkler ise Yahudi ve Hıristiyanlığı kabul etmişlerdir.
Roma-Bizans İmparatorluğu
Roma imparatorluğu, adını İtalya’nın başkenti Roma’dan almakla beraber aslen bu şehrin yada yöre vilayetlerin ahalisinden müteşekkil olmayıp tüm İtalya ve Akdeniz topluluklarının ortak adı olarak kullanılmıştır. Mezopotamya uygarlıklarının en parlak dönemlerinde (M.Ö. VIII. yy) Roma’nın varlığı bile bilinmemekteydi. Zira bu kent, köylüler ve çobanlar tarafınca hemen hemen kurulma aşamasındaydı. Sayıları otuzu kabul eden çoban grupları hayvan yetiştirerek ve harp ederek güvenli dağ yamaçlarında köy grupları hâlinde yaşamaktaydı. Bu bölgeler kendilerine kabile kralları tarafınca verilmişti. Aslen Roma’nın kuruluşuna ilişkin kaynaklarda birçok efsaneye yer verilmiştir. Bu anlatılan efsanelerin tarih sahnesinde yer almış öteki medeniyetlerin müessese efsaneleri ile benzerlik göstermesi aslen imparatorluğu mitolojik temele dayandırma teşebbüsünün insanlığın eski bir alışkanlığı olduğu kanaatini uyandırmaktadır.
Roma devlet olma hüviyetini M.Ö. IV. yüzyılın ikinci yarısından itibaren göstermiştir. Yavaş yol kat eden, fakat azim ve kararlılıkla devam eden bu ilerleyiş İtalya üstünde ilk siyasal birliğin kurulmasını elde etmiştir. Devlet M.Ö. 200’de Akdeniz’in batı kısmını, ondan sonra doğusunu ele geçirerek imparatorluk hâline gelmiştir. Roma, kuruluşundan altı yüzyıl sonrasında Atlantik’ten Fırat havzasına kadar uzanan ve adından söz ettiren bir devlet olmuştur. Kuruluşu temel alınırsa on bir yüzyıl devam edecek bir zamanı sürece imza atmıştır. Buna Roma imparatorluğunun devamı olarak kabul edilen Bizans’ı da ilave ettiğimizde bir on asırlık dönemden daha anlatmak gerekecektir. Roma imparatorluğu bu uzunca hâkimiyetinden daha oldukça bırakmış olduğu hukuk ve kültür mirası ile kendinden söz ettirmiştir. Kent devletinden cihan hâkimiyetine giden yolda etnisiteyi bir kenara atarak ideal ve dil birlikteliği oluşturmuştur. Bu yönüyle kültürel mirası üstüne kurulan batı toplumuna bugün dahi esas kabul edilen hukuk nizamını bırakmıştır. Ek olarak Roma birbirinden değişik doğu ve batı toplumlarını ilk kez tek bir cemiyet hâline getirme yönünde mühim adımlar atmıştır. Kökenleri ve İtalya’ya gelişleri hakkında değişik görüşler bulunmakla beraber örf, tane, anane ve inançları irdelendiğinde Anadolu’dan göç etikleri kanaati kuvvetle olası olan Etrüskler’in Roma imparatorluğunun doğu ve batı arasındaki birliği sağlamada mühim bir kültürel alt yapı oluşturdukları ihtimalini ciddiye almak gerekir.
Krallık dönemlerinde kralların vazife süresi ölünceye kadar devam ederdi. Ölüm sonrasında krallık babadan oğla geçmez, ölmeden kral yerine geçecek kişiyi belirlerdi. Eğer tayini gerçekleştirmeden ölürse kent meclisi konumundaki senato tarafınca kral tespit edilirdi. Roma nüfusu üç ayrı gruptan oluşmaktaydı. Bunlardan ilki toplumun seçkinleri olan Gensler’di. Bu aristokrat grubun hizmetinde bulunan ve onlara devamlı bağlılığını bildiren ikinci gruba Clientes, minik zanaatkâr ve çiftçilerden oluşan gruba ise Plebler denmekteydi. Halk devlet yönetimine Comita’lar aracılığı ile iştirak ederdi. Comitalar’ın salahiyetleri siyasal alanlardan öte toplumsal içerikli idi.
Romalılar ilkel düzeyde oldukça tanrılı dinlere inanmaktaydı. Bir kişi rahatça birden fazla dine girebilirdi. En büyük tanrıları kazandıkları zaferlerden sonrasında büyük törenlerle önünde eğildikleri Mars isminde tanrı idi. Öteki tanrılardan bazıları Jüpiter, Ianus, Saturnus, Quirunus, Juno, Minerva ve Vesta’dır. Bu tanrılardan bazıları Greklerden alınmış ve vakit geçtikçe artış göstermiştir. Romalıya bakılırsa tanrı görünmez bir kudrete haiz olup, onun tüm yaşamını kuşatmaktaydı. O, gerçekleştirdiği her işte kendisine karışan başka bir tanrının bulunduğunu düşünürdü. Bu anlayış, onları olabildiğince dindarlaştırmıştı. Romalılar’ın Circus ve Saturnalia isminde iki dini bayramları mevcuttu. Bilhassa cumhuriyet döneminde bu bayramlar dini özelliklerini yitirmişlerdir. Falamines ve Augurlar adıyla devlet tarafınca atanan rahipler din işlerini yürütürlerdi.
İmparatorluk iç ve dış etkenler sebebiyle M.S. III. asırdan itibaren zayıflamaya başlamış ve çöküş süreci içine girmiştir. Tahammül edilemez Germen saldırıları başkent Roma’yı güvensiz hâle getirmiş ve yeni başkent arayışlarına girilmiştir. İmparator Konstantinos bu gereklilik üstüne siyasal, askeri ve coğrafi konumu itibariyle doğu ve batı içinde köprü olan İstanbul’u seçmiş, inşasına M.S. 324 senesinde başladığı yeni baş şehri 330 senesinde görkemli bir açılışla Roma’ya kazandırmış ve ona nispetle Kostantinopolis olarak adlandırılmıştır. Artık bu aşamadan sonrasında kökeni doğuya dayanan Hıristiyanlık devletin resmi dini hâline gelmiştir. Yeni kurulan askeri sistem ve malî politikalardaki reformlar eski Roma’dan Bizans’a geçisin habercisi idi. Doğu ve Batı Roma’yı bir arada tutan son hükümdar Theodosios’dur. Onun zamanında Hıristiyanlık artık tam anlamıyla resmiyet kazanmıştır. Ölmesiyle Roma oğulları içinde doğu ve batı olmak suretiyle iki kısma ayrılmış ve tekrar da asla birleşememiştir.
Bizansın resmi dini hâlini alan Hıristiyanlık kendi içinde birliği sağlayamamış; daha ilk İznik konsilinde (325) muhalif görüşlerle ortaya çıkan rahip Arius reddedilmiştir. İstanbul’da toplanan ikinci konsilde ise aforoz edilerek imparatorluk topraklarını terk etmek zorunda bırakılmıştır. Efes’teki üçüncü konsilde bu kez Nesturiliğin görüşleri reddedilerek tabileri Harran bölgesine göç etmek zorunda kalmıştır.
476 senesinde Germen saldırıları sonrasında Batı Roma yıkılmış, doğu ise saldırılar ve mezhepsel çatışmalara karşın yeni imparator Anastasios’un önlemleri yardımıyla kurtulmuştur. I. Lustinianos döneminde imparatorluk tekrardan şahlanmış; batıda elden çıkan topraklar tekrardan kazanılmıştır. VI. yüzyılın ikinci yarısına kadar devam eden parlak dönem, İtalya’nın işgali, Avarlar’ın balkanlar üstüne saldırıları, İran’ın batıya doğru genişleme politikaları ile son bulmaya başladı. İslam fetihlerinin başladığı dönemlerde Bizans İmparatorluğu’nu tekrardan toparlamaya başlamış olan Herakleios devletin başındaydı. Anadolu’da gerçekleştirmiş olduğu askeri reformlar ve devleti tekrardan canlandırma çabaları pozitif sonuçlar vermiş; İran’ı Anadolu’dan püskürtmüş, Suriye, Filistin ve Mısır’ı geri almıştır. Herakleios İran’a karşı göstermiş olduğu başarıyı bir zamanlar ciddiye dahi almadıkları çölün derinliklerinden kopup gelen Müslüman Araplara karşı tekrarlayamamış, üst üste almış olduğu mağlubiyetler sonucu Doğu Akdeniz, Cezire ve Şimal Afrika’dan çekilmek zorunda kalmıştır. Asırlar süresince devam eden bu savaşım İstanbul’un kurtarılışı ile beraber son bulmuştur.